SHE PAST AWAY - GÖLGEDE DANS KOLEKSİYONUNU ŞİMDİ KEŞFET.

SANA HAYRANIM #10 | YALÇIN PEMBECİOĞLU

0026

Söyleşi

Hayranlık, çoğu zaman “hayatı değiştirecek” bir duygu gibi görünmez. Dev çığlıklar, büyük sahneler ya da destansı hikâyeler aramazsın; bazen sabah uyanır uyanmaz kulağında çalan bir şarkıda, bazen de sokakta yürürken gözüne ilişen bir ayrıntıda kendini gösterir. Günlük rutinin içine sızan o şey, birden “burası tam benlik” dedirten bir ışık yayar. Yıllar önce sıkıcı ödevinden kaçmak için seyrettiğin bir videoda, ya da favori sanatçının performanslarını taklit ettiğin bir akşamda, bu hayranlığın izleri vardır.

Sana Hayranım bir söyleşi serisi. Amaç, kendimize dair hatırlatmalar sunan, yeni tanışmalara olanak sağlayan beğenilerimizi dışa vurmak. Yani “Sana hayranım!” cümlesini yüksek sesle söylemek. Bir yandan öznelliği, öte yandan birlikteliği kutlamak.

Mörç Studio olarak bu seride konuklarımıza hayranlıklarını hatırlatan, bu yoğun beğenide kendinle karşılaşma hikâyesini ortaya çıkaran bazı sorular sorduk. Onlardan cevapları diledikleri formatta iletmelerini istedik: kolaj, resim, fotoğraf, ses kaydı, video ya da yazı. Hiç fark etmez; senden kopsun yeter dedik. Serinin yeni konuğu Yalçın Pembecioğlu oldu.

Hayranlık bir kedinin yürüyüşünde başlıyor. Bir oyuncak otomobilin gölgesinde süzülüyor. Bir kırmızı forma ile hayatın yönünü değiştiriyor. Yalçın Pembecioğlu için bu hikâye, Michael Schumacher’le başlayan Formula 1 tutkusundan Paddock Club organizasyonlarına uzanıyor. Bir çocuğun pist kenarında tutuşan heyecanı, yıllar içinde işe, üretime ve cesarete dönüşüyor.

Sonra bir bakıyorsun; hayranlık büyüyor ama sadeleşiyor. Bir ünlü yerine, cesur bir harekete, iyi bir insana, bir ağacın büyümesine tutuluyorsun.

Seni gördüğünde, denk geldiğinde, karşına çıktığında gerçekten “büyüleyen” şey nedir? Onu neden seviyorsun?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Bu şey kedimdi. 18 yıl boyunca onu her gördüğümde formu, hareketleri, varoluşu beni hep büyüledi.

Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Yalçın ve kedisi Fincan
Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Fincan

Yaşam alanında muhakkak olmasını istediğin şey nedir? Ona karşı hislerin nedir?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Bazı objelere kafayı takıyorum zaman zaman. Son bir yıldır küçük bir oyuncak otomobili iş seyahatlerimde bile yanımda taşıdığım oluyor.

Çalıştığım masaya onu koyduğum anda orası bana ait oluveriyor. Aracın modeli bana kendi çocukluğumu hatırlattığı için küçüklüğümdeki heyecanlarım hafifçe kıpırdanıyor.

Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Yalçın’la birlikte dolaşan oyuncak arabası

İlk kez hayranlık duyduğunu hatırladığın bir anı anlatabilir misin?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

İlkini değil ama en güçlüsünü hatırlıyorum. 1994-1995 yıllarında Formula 1 izlemeye başladım. O zamanın yetenekli genci Michael Schumacher Benetton’la şampiyon olmuş ve Ferrari ile büyük bir anlaşma yapmıştı. Schumi’nin Ferrari’ye geçişiyle birlikte içimde kırmızı bir şeyler parlamaya başladı. Artık ben de Tifosi’ye dahil olmuştum.

Schumacher daha ilk yılından itibaren Ferrari’nin müthiş rekabetçi bir araca dönüşmesinde önemli bir rol oynadı. Bu süreçte ben de bir adamın tek başına nasıl bu kadar büyük bir değişimin öncüsü olabildiğini anlamaya çalıştım.

Aradan epey zaman geçtikten sonra 30 Mayıs 2010’da Türkiye’deki F1 Grand Prix’si sırasında kendisini 2 metre uzaklıktan görme ve dinleme şansı bulmak bu hayranlığın zirve noktasıydı.

Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu

Hayran olduğun şey seni nasıl değiştirdi?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Schumacher ve Formula 1 hayranlığı sayesinde Türkiye’nin ilk F1 dergisi F1 Racing’de çevirmen olarak çalıştım. 2009-2010 yıllarında Bridgestone’un sosyal medya marka elçisi olarak Türkiye yarışlarında Paddock Club organizasyonlarını düzenledim. Eğer Schumi hayranlığı olmasaydı gerçekten sevip istediğim şeylere ulaşmamın bu kadar kolay olabileceğini hiç öğrenmeyebilirdim. 

“Bir dönem hayrandım ama şimdi pek değil.” dediğin bir şey var mı?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Otomobiller. Büyük markaların model lansmanlarında kendimden geçerdim. Frankfurt, Paris, Cenevre gibi fuarlara defalarca katılma şansım oldu, Türkiye’de Autoshow’da Alfa Romeo’nun tüm standından sorumlu olduğum bir dönem de. Tasarım, trendler, hepsini otomobil markaları üzerinden okuyabiliyordum. Bir otomobilin ar-ge süreci o kadar pahalı ve uzun ki, model piyasaya çıktığında zamanının önünde olmalı ki 6-7 yıl daha güncelliğini kaybetmesin.

Bugün otomotivin geldiği yer ve yeni modeller artık beni eskisi gibi heyecanlandırmıyor. Araç içlerindeki gittikçe büyüyen vasıfsız ekranlardan nefret ediyorum. Tasarım dillerinde geldiğimiz kimliksizleşme dönemi, maliyet baskısı yüzünden premium modellerde bile gittikçe düşen kalite gibi konular nedeniyle artık otomobillere hayran değilim.

Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu
Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu

Hayran olduğun şeyi kısaca anlatmak ve bununla ilgili bir mesaj hazırlamak istesen, bu nasıl bir formatta olurdu ve ne derdin?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Bir sunum olurdu sanırım ve o sunumu yaptım. Mayıs 2012’de TEDxAlsancak’ta spor ve sosyal medya konulu bir sunum yapma fırsatım olmuştu.

Orada Ayrton Senna’nın hayatını anlatan Asif Kapadia belgeselini, sosyal medya üzerinden yürüttüğümüz bir kampanya sayesinde nasıl İngiltere’den bile önce Türkiye’de sinemada izlediğimizi anlatmıştım.

Sana Hayranım #10 Yalçın Pembecioğlu

Hayran olduğun şey nasıl bir dünya kurmana yardımcı oluyor? Seni nelerden koruyor?

YALÇIN PEMBECİOĞLU

Bugün hayran olduğum şeyler eskisine göre basitleşti. Genellikle tanıtığım, hatta iyi tanıdığım insanlar artık bana ünlü kişilerden daha çok ilham veriyor. Hayatın içindeki cesur bir eylem en çok hayran kaldığım anlardan biri. Bu eylemi oğlum da gerçekleştirmiş olabilir, yakın bir dostum da, sevgilim de; sonuçta ben hayran oluyorum. Evdeki ve parktaki bitkileri, ağaçları izlemek de çok iyi geliyor. Büyük ağaçların hep aynı boyda kalmadığını, büyümeye devam ettiğini çok komik bir şekilde daha yeni anladım mesela. Doğadaki en ufak mevsim değişimini biraz yakından izleyip hayran olmamak mümkün değil.

Tüm bunlar biraz daha cesaretli olduğum, acele etmeden de istediklerimi yapabildiğim bir dünya kurmama yardımcı oluyor.


SANA HAYRANIM #9 | EYLÜL EZİK

SANA HAYRANIM #8 | EDA EMİRDAĞ

SANA HAYRANIM #7 | SEDA ERCİYES

SANA HAYRANIM #6 | LARA LAKAY

SANA HAYRANIM #5 | ELİF BEREKETLİ

SANA HAYRANIM #4 | KÜBRA SU YILDIRIM

SANA HAYRANIM #3 | ORÇUN ONAT DEMİRÖZ

SANA HAYRANIM #2 | DİLARA ŞAHİN

SANA HAYRANIM #1 | AYLİN KUTKU

SANA HAYRANIM #9 | EYLÜL EZİK

0025

Söyleşi

Hayranlık, çoğu zaman “hayatı değiştirecek” bir duygu gibi görünmez. Dev çığlıklar, büyük sahneler ya da destansı hikâyeler aramazsın; bazen sabah uyanır uyanmaz kulağında çalan bir şarkıda, bazen de sokakta yürürken gözüne ilişen bir ayrıntıda kendini gösterir. Günlük rutinin içine sızan o şey, birden “burası tam benlik” dedirten bir ışık yayar. Yıllar önce sıkıcı ödevinden kaçmak için seyrettiğin bir videoda, ya da favori sanatçının performanslarını taklit ettiğin bir akşamda, bu hayranlığın izleri vardır.

Sana Hayranım bir söyleşi serisi. Amaç, kendimize dair hatırlatmalar sunan, yeni tanışmalara olanak sağlayan beğenilerimizi dışa vurmak. Yani “Sana hayranım!” cümlesini yüksek sesle söylemek. Bir yandan öznelliği, öte yandan birlikteliği kutlamak.

Mörç Studio olarak bu seride konuklarımıza hayranlıklarını hatırlatan, bu yoğun beğenide kendinle karşılaşma hikâyesini ortaya çıkaran bazı sorular sorduk. Onlardan cevapları diledikleri formatta iletmelerini istedik: kolaj, resim, fotoğraf, ses kaydı, video ya da yazı. Hiç fark etmez; senden kopsun yeter dedik. Serinin yeni konuğu Eylül Ezik oldu.

Hayranlık bir kitaptan, denizin içinden ya da David Bowie’nin bakışından çıkıp geliyor; insanın yönünü sessizce değiştiriyor. Eylül Ezik, Patricia Highsmith’ten suyun hafifliğine uzanan o ince ama güçlü etkiyi paylaştı.

Sana Hayranım #9 Eylül Ezik

Seni gördüğünde, denk geldiğinde, karşına çıktığında gerçekten “büyüleyen” şey nedir? Onu neden seviyorsun?

EYLÜL EZİK

Genelde ustaca düşünülmüş, kıvrak bir zekânın ürünü olan şeyler. Bağırmayan, kendini ispat etmeye çalışmayan, zekâsını sakince taşıyan işler. Bir fikir ya da görüntü bana ne düşüneceğimi söylemediğinde, her şeyi açıklamadığında durup bakıyorum. Orada bir emek, bir incelik, ama aynı zamanda bir geri çekilme hissi varsa işte o zaman etkileniyorum.

Sanırım beni büyüleyen şey, zekânın gösteriye dönüşmediği, sessizce çalıştığı anlar. Bu hissi en iyi kuran dünyalardan birine örnek vermem gerekirse kesinlikle Patricia Highsmith’in yarattığı kurgusal evrenler derim.

Tek bir hikâye ya da tek bir olay değil; ahlâkın sabit olmadığı, kimliğin kayganlaştığı, okuru yönlendirmek yerine rahatsız eden bir yapı. Oradaki anti-kahraman — özellikle Ripley karakteri — iyi ya da kötü olmaktan çok, akılcıdır.

Ve belki de en rahatsız edici olan budur. Kitapları bitirdiğimizde geriye bir sonuçtan ziyade uzun süre dağılmayan bir düşünce hâli kalır. Ve işte bu durum beni çok büyülüyor mesela.

Yaşam alanında muhakkak olmasını istediğin şey nedir? Ona karşı hislerin nedir?

EYLÜL EZİK

Yaşam alanımda kesinlikle ama kesinlikle deniz olmalı. Suda olmak, o hafiflik duygusu…

Sanki yılın sadece yaz ayları için yaşayıp, geri kalan zamanı ona ulaşma hayaliyle geçiyormuşum gibi. Denizin içinde olmasam bile, onu mutlaka görmek isterim. Orada durması yeter.

Sonsuzluğu çağrıştıran bir şey olması beni sakinleştiriyor. Bakarken aceleciliği unutturuyor, zamanı genişletiyor. Suyun altında olmak — hatta orayı fotoğraflamak — hayatımda hep var olmasını istediğim bir hâl.

İlk kez hayranlık duyduğunu hatırladığın bir anı anlatabilir misin?

EYLÜL EZİK

İlk kez hayranlık duyduğum bir anı açıkçası çok net hatırlayamıyorum ama hayran olduğum şeylerin beni nasıl değiştirdiğini biliyorum.

Benim için hayranlık, ilham veren itici bir güç oldu her zaman. Bir şeye başka bir yerden bakmaya itti. Bakış açımı genişletti, alıştığım yerden çıkardı. “Böyle de olabilir” deme cesareti verdi.

Hayran olduğun şeyi kısaca anlatmak ve bununla ilgili bir mesaj hazırlamak istesen, bu nasıl bir formatta olurdu ve ne derdin?

EYLÜL EZİK

Bunu anlatmam gerekse, büyük ihtimalle bir metinle değil, bir filmle yapardım ve bu bir Haneke filmi olurdu; sessiz, rahatsız edici ve boşlukları seyirciye bırakan. Başrolde David Bowie oynardı — kimliği sabit olmayan, zamanın içinden geçen bir karakter gibi.

Görsel dünyasını ise Jodorowsky kurardı: Sembollerle dolu, rüya gibi, mantıktan çok sezgiyle ilerleyen, rahatsız edici olduğu kadar dönüştürücü sahnelerle.


SANA HAYRANIM #8 | EDA EMİRDAĞ

SANA HAYRANIM #7 | SEDA ERCİYES

SANA HAYRANIM #6 | LARA LAKAY

SANA HAYRANIM #5 | ELİF BEREKETLİ

SANA HAYRANIM #4 | KÜBRA SU YILDIRIM

SANA HAYRANIM #3 | ORÇUN ONAT DEMİRÖZ

SANA HAYRANIM #2 | DİLARA ŞAHİN

SANA HAYRANIM #1 | AYLİN KUTKU